Dün eski bir öğrencim aradı, tam da bir toplantıdan çıkmış alelacele eve dönmeye uğraşıyorken. Aslını sorarsanız muhabbet edecek durumda değildim, bir an önce mevzuyu öğrenip sonuca bağlamak ve konuşmayı sonlandırmak istiyordum. Öğrencim, “Sadece sesini duymak için aradım Hatice Abla” dediğinde iş değişti tabi. Çok eskilerden bir yerden çıkıp gelmiş ve sadece sesimi duymak istemiş. Nankörce “Şimdi pek müsait değilim, uygun bir vakitte görüşelim” diyecek değildim herhalde. Ben de keyifle, istekle sürdürdüm konuşmayı. Bir yerinde “Haftasonu programlara gidiyorum, ablalık yapıyorum. Ve her hafta gittiğimde senin sesini duyuyorum sanki.. Senin bize anlattığın şeyleri hatırlıyorum. İşitsel zekaya sahip olmamdan herhalde..” dedi. O an kalbimde bir yer acıdı, hani eskiden de anlatmıştım ya size, tam da o nokta sızladı.
Haftasonları, kendimden en fazla beş-altı yaş küçük öğrencilerim, oyunlarımız, sohbetlerimiz, müfredatımız, her hafta çoğalan sayımız, pembe yanaklar, gülen gözler, onların ruh dünyasına ekmeye çalıştığımız tohumlar…
Az kişiydik o yüzden hem Cumartesi hem Pazar giderdik. Bazılarımız bir günde iki grupla ilgilenirdi, öğleden önce ve öğleden sonra.. Az kişiydik ama çok kuvvetliydik. Kuvvetimiz isteğimizden besleniyordu elbette. İstiyorduk, önemli bir iş yaptığımıza inanıyorduk. Meyvesini yıllar sonra verecek bir fidan olarak görüyorduk hepsini. Örnek olmaya çalışıyorduk, “rol model” ne demek onlar sayesinde öğrenmiştik o çok genç yaşımızda.
Biz de ergendik, gençtik, kimimiz aşık olmuştu, kimimiz başka bir dertle uğraşıyordu. Yine de haftasonları bambaşka insanlar oluveriyorduk. Sanki himmetli bir el bize dokunuyordu ve haftasonları biz kocaman, olgun, görmüş geçirmiş, anlayışlı, hoşgörülü, çocuk dilinden anlayan, öğreten kadınlar haline geliyorduk. Tabir-i caizse “abla” olunca kendimizi unutuyorduk. Akşamdan kartlar hazırlıyorduk öğrencilerimiz için, aileleri ilgisiz bir grubumuz varsa her hafta arıyorduk onları “Cumartesi beraberiz” diye, onlar için kek, kurabiye yapıyorduk kimi zaman, programdan sonra bulaşıkları yıkıyorduk, etrafa çeki düzen veriyorduk, kendi aramızda günün muhasebesini yapıyorduk. Bir geziye götüreceksek öğrencilerimizi servisinden, yemeğine kadar her şeyi biz ayarlıyorduk.
Biz, annelerimize göre çocuktuk. Ama haftasonu çok büyüyorduk.
Nasıl oluyordu bilmem, sınav haftası bahane olmuyordu haftasonunu onlarsız geçirmek için, hastalık, can sıkıntısı ya da başka şeyler. Öyle bir mesuliyet hissi vardı omuzlarımızda.
Sonra, imkanlar artmış, bilgimiz çoğalmışken niye böyle olmadı? Gerçekten büyüdüğümüz için mi değişti bir şeyler? Büyüklerin dünyasında böyle mi yürürdü işler?
Niye, çekemedik birbirimizin yükünü? Neyin hesabıydı alıp veremediğimiz?
Şimdi, büyümüş benim yerime geçmiş o zamanın küçük çocuğu, abla olmuş.. “Her haftasonu” diyor “Senin sesini duyuyorum sanki..”
Ben neredeyim peki?
ama yaralara dokundun geçtin hatice… :(
Aynen. Benim de sızladı aynı yer.. :(
:( gozumun onunden tek tek gecti o haftasonlari bir fim seridi gibi…